• Ana Sayfa
  • »
  • İşin bitince beni sever misin anne ?...

İşin bitince beni sever misin anne ?...


Baba kükrer:
"Ne yatmasını biliyorsun, ne kalkmasını!"

Sabahları güneşin doğuşunu bilmez çocuk.

Her sabah adına yuva denen, adına kreş denen o yere bırakılır. Başkalarının annesinde, kendi annesinin hasretini çeker günboyu. Sabahın köründe "Benim annem ne zaman gelecek?" diye gözyaşları eker solgun yüzüne dizi dizi...

Akşam ne uzundur. Yuva nice gürültülü.

Sevgilerini konuşurlar efkarlı saatlerde.

"Benim babam beni çok seviyor."

"Hayır, benim babam beni daha çok seviyor."

"Hadi ordan, beni hem babam, hem annem daha çok seviyor !"

Başkalarının babası kendi çocuklarını çok severse, sanki kendi babalarının sevgisi azalacakmış gibi kavga ederler. En çok sevilen olmaktır tutkuları. Her pazartesi ne kadar sevildiklerinin ispatını yapmaya koyulurlar.


"Benim babam beni hamburger yemeye götürdü."

"Biz hem hamburger yemeye gittik, hem de Luna parka gittik."


"N`apalım? Benim annem beni sinemaya götürdü. Arslan Kral filminde ağladık annemle birlikte."

"Kızlar ağlar zaten. Ağlamanın neresi eğlenceli?"


"Benim babam benimle değil, arkadaşlarıyla maç etmeye gidiyor."


Pazartesileri hep böyle geçer...

Herkes kendi babasının en sevgili baba olduğunu ispat etmeye çalışır. Başkalarının babası çocuklarını daha çok mu seviyordur acaba?
Inanmak üzeredir onu sevmediklerine. Arka koltuğa gazoz döktü diye ne çok bağırmıştı babası. Ama olsun, arkadaşlarına bunu anlatmazsa eğer, babasının arabasını kendisinden çok sevdiğini nereden bilecekler?

Oyunu değiştirebilirdi. Bu oyunun mağlubu olduğunu arkadaşları öğrenecek diye her pazartesi karanlık bir kuyu olmazdı o zaman. Herkesin annesinin ve babasının ne kadar iyi anne baba olduğu, çünkü onlara ne çok pahalı oyuncak aldıklarının konuşuldukları bir sıra "beni anneannem çok sever" diye bağırıverdi. Sustu arkadaşları. Söyleyebilecek bir şey bulamadılar bir an.

Akın boynunu büküp "benim anneannem yok" dedi.

Üzüldü o zaman. Ama geri dönemezdi. "benim anneannem beni çok sever. Masal anlatır bana. Yaramazlık yapınca `dayında böyleydi` der gülerek."

Ağızları açık "Ee sonra?" diyorlardı.

"Sever beni. Masal anlatır. Hiç susturmaz beni. Ben konuştukça güler. Hay çocuk der. Sen beni güldürdün. Allah da seni güldürsün, der."

Herkes bir masal büyüsü ile dinlerken onu, anneannesini öteki çocuklarla paylaştığını düşünüp susuverdi.

Üsteledi arkadasları. "Hadi anlatsana!" dediler.

Top havuzuna doğru koşup "Herkesin anneannesi kendine" diye bağırdı.

Akın itiraz etti. Hiç olmazsa arkadaşının anneannesinde tatmadığı bir duyguyu tadacağını düşünürken ne diye oyunbozanlık yapıyordu. Kızdı:

"Herkesin babası kendisine` demiyordun ama!"

Duymazlığa geldi. Anneannesini hiç kimselerle yarıştırmak istemiyordu, işte o kadar.

Akşam çabuk oldu. Bu oyunu kazanmıştı. Muzaffer bir komutan edasında dolaştı bütün gün. Artık annesine neden pazartesileri yuvaya gitmek istemediğini anlatabilirdi. Yorganın altına saklanmazdı bundan böyle. Her Pazartesi anneannesinden bir demet yapıp götürürdü.

Kapıdan içeri girer girmez neşeyle bağırdı: "Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?"

"Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum."

Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu. Herşey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda. Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu. Nerelere gitsindi?

Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti.

"Sana yardim edeyim mi?" dedi en sevimli halini takınarak. Annesi manalı manalı baktı.

"Hayırdır, bir yaramazlık filan? Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten."

Yorgunluk nasıl bir şeydi. Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşca elinden alır "Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni"  diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.

Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu?

"Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor."

"Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum."

Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun olduğumdan. Böyle yorgun yorgunken...

"Anneciğim sen yorulma diye..."

"Yemekte konuşuruz çocugum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz."


"Hani siz yoruluyorsunuz ya?..."

"Eeee?...."

"Ben de oynamaktan yoruluyorum."


"Ne yapayım?"

"Bilmem..."

Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı.

Işıklar söndü birden. Annesi öfkeyle söylenmeye başladı. "Mum da yok" diye diye karıştırdı dolapları el yordamıyla...

Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını. Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı. "Bak deli tavşan" diyerek parmaklarını oynattı. Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşca kanepeden aşagi sarktı...

Neden sonra ışıklar geldi. Kadın cocuğun hiç konuşmadığını akıl etti birden. Kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı.

Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini. Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu. Çocuk, sanki bu öpücüğü bekliyormuşcasına:

"İşin bitince beni sever misin anne?" dedi.

Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak, sabaha kadar ağladı...


(Alıntıdır...)

  • PAYLAŞ